Zanaatkâr Ruhuna Sahip Olmak

CerModern Ankara’da, Merkez Bankası’nın düzenlediği II. Uluslararası fotoğraf yarışması sergisini gezme fırsatı buldum. Sergi, “Ekonomi ve Zanaat” olan konusu ile zanaatın ekonomik üretim sektörü ile bağlarını yeniden değerlendirmeye, zanaatı tekrar merkeze koymaya ve fotoğraf sanatı üzerinden değerini hatırlatmayı amaçlamış. Sergi girişindeki tanıtım metninde zanaat kavramını “emeğe, el becerileriyle üretime ve çoğunlukla usta-kalfa-çırak ilişkisine dayanır” şeklinde okuyorsunuz. Metinde kritik ifadeler size zanaatın gerçek kimliğini hatırlatıyor: “aktarım geleneği, atölye ruhu, el becerisi”…

Benim açımdan ise zanaat kültürü “ ruh” yönüyle ilgi çekici bir konu olmuştur. Mesleğim gereği ise bu ruhun günümüz iş hayatına nasıl evrilebileceğini merak etmişimdir.  Yaptığın her işe zanaatkâr gözüyle bakmanın ruhuna sahip olmak…

Sergiyi gezerken fotoğraflarda tüm bu tanımlar vücut bulmaya başlıyor. Dünyadan farklı emekçilerin buluştuğu bir alın teri atölyesindeymişsin hissi kaplıyor seni. Fotoğraflardaki görselliğe anlam katan güçleri görüyorsun; el, çaba, emek, ter, aktarım, sevgi… İplikle iplik olan kadın, kalayla kalay olmuş adam, ateşle ateş, deriyle deri…O an fotoğraftan dalıp içeri girsen ve sorsan zanaatkara, tanımlamasını istesen işini, sözlerini değil ellerini konuşturur, ateşini gösterir. Anlatmaya başlasa, her şeye rağmen başka yerde olmak yerine orada kalma hikâyesini anlatır, orada tam olmanın dersini verir. Emek dediğin şeyin bütünsellik olduğunu hatırlatır. Vücutla, ruhla, işinle bütünleşik “bir” olma hali… İşte bu haliyle benim için zanaat, malzemenle, atölyenle iç içe olmak,  emeğinle tam da orada olmak anlamına geliyor! Çıkan sonuca da “aşk “ diyoruz ki bugünün tartışmasız en çok konuşulan konularından. İş dünyasının bulmakta zorlandığı, “işini aşkla yapmak” gündemine kafa yorduğu dönemlerdeyiz.  Başarıyla sonuç üreten insanların ortak özelliklerinin incelendiği, yeteneğin çalışmaktan mı doğuştan mı geldiği sorusunun sorulduğu günümüz iş dünyasında, cevabın geçmişte gizli olduğunu, o ustanın atölyesinde hayat bulduğunu görmek hiç de zor değil aslında… Sanatta, sporda daha çok kabul görmüş bu alın teri anlayışı; nasıl oluyor da ofiste rapor yazan, müşteri ziyareti yapan, kod yazan, işi dış ticaret, insan kaynakları, satış olan bir profesyonel için daha az geçerli olabiliyor? Daha iyi rapor üretmek için defalarca yazmak, daha iyi sunum yapmak için sürekli prova yapmak, daha iyi ikna etmek için tekrar tekrar hazırlanmak… Yaptığımız işin dikenlerini de kabul etmek, göze almak, her şeye rağmen devam etmek, defalarca denemek anlayışının üretim alanımızda, ofislerimizde, sahalarımızda vücut bulmaması ilginç değil mi?

Yaptığın her işe zanaatkâr gözüyle bakmanın, başarıda en temel anahtar olduğuna gönülden inanıyorum. İster atölyede demir ustası ol ister masa başında oturan bir memur… Yönetmen Cüneyt Karaahmetoğlu, Mimar Sinan’ın inşa ettiği camilerin minarelerine çıkıp; beş asır sonra İstanbul’un dört mevsimini görüntülerken aynı göze sahipti. İstanbul’u Sinan’ın Minarelerinden çekmek fikriyle yola çıktığında, filminde İstanbul’un dört mevsimdeki her türlü halini yansıtmayı ister. Çekim yaptığı 13 ay boyunca tüm hayatını hava şartlarına göre düzenler. Röportajında; “O zamanlarda, belki uzun süreden beri görmediğim bir arkadaşımla vakit geçirirken ayrılıyor, eve dönüyor, her daim hazır tuttuğum çantamı alıp, güneşin konumuna, bulutların hızına, yoğunluğuna, rüzgârın yönüne, rüzgârın yönüyle beraber Atatürk Havalimanı’na inişlerinin yön değiştirdiği uçaklara vb. bağlı olarak bir cami seçiyor ve çekime gidiyordum. Kışın minareler 2-3 derece daha soğuk oluyordu. Üşümemek için minarelerin içindeki merdivenleri inip çıkıyordum. Bazı günler yedi saat minarede kaldım. İnsanlar kameralarımı minarede bırakıp gittiğimi düşünüyorlardı ama ben malzemelerimi hiçbir zaman yanımdan ayırmadım. Evde sıcak içecek ve tok tutacak yiyecekler hazırlayıp, yanımda götürüyordum. Bugün, hala dönüp baktığımda, hayatımda çekim sırasında bu kadar huzurlu olabileceğim bir iş yapacak mıyım diye merak ediyorum” diyor.

Bu anlayışı, işini aşk ile yapan ve emek koymayı mecburiyet değil de amaca yönelik bir çalışma olarak gören herkeste görmemiz mümkün. Aktarmayı borç bilmek, denemeyi öğrenmek, zorlukların üstesinden gelmek, vazgeçmemek, benliğinle tam ve orada olmak, keyifle icra etmek, aracınla “bir” olmak… Kısacası işine zanaat gözüyle bakmak, kendine zanaatkâr…

 


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir